ÇÜNKÜ YILLAR YILI HAYALİ KURULMUŞ BİR MASALIN BAŞLANGICI OLABİLİRDİ BİZİMKİSİ

Bilsart Açık Çağrı 2020

Bilsart, Kasım 2020’de gerçekleştirdiği Açık Çağrı sonucu, seçici kurul değerlendirmesiyle Mustafa Boğa’nın video projesine üretim desteği sağlamıştı.

Mustafa Boğa’nın “Çünkü Yıllar Yılı Hayali Kurulmuş Bir Masalın Başlangıcı Olabilirdi Bizimkisi” isimli sergisi 8 Haziran – 30 Haziran tarihleri arasında Bilsart’ta gerçekleşiyor.

Özel hayatlar, kamusal fantazmalar

Bilsart’ın açık çağrısına cevap veren sanatçıların dosyalarıyla, ve onların arasında Mustafa Boğa’nın önerisiyle geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında, hem kışın hem kapanmanın doruk noktalarındayken karşılaştık. Geleceğin askıya alındığı, kamusal alanların ise yasaklar altında olduğu bir ortamda, ev içlerinde ve geçmişle başbaşa kaldığımız bir dönemde Mustafa çoğu ev yapımı düğün videolarından oluşan bir aile arşivine bakarak, özel ve kamusal alanın çakıştığı yerlerde kendi kimliğinin peşine düştüğü bir proje öneriyordu: “Fakat gerçekten ben kimim? Bunu biliyor muyum? Buna geçmiş düğünlerde tesadüfen yapılmış kayıtları inceleyerek ulaşabilir miyim?”

Söz konusu aile arşivi, 1986-2018 yılları arasındaki bir tarihsel kesitte, Mustafa Boğa’nın ve geniş ailesinin memleketi olarak tanımlayabileceğimiz Adana merkezli olmak üzere Mersin, Hatay ve genel olarak Çukurova bölgesini kapsayan bir coğrafyada yer almış olan düğün kayıtlarından oluşuyor. Bugün sergide yer alan 15 ekranlık yerleştirme ise sanatçının bu düğünlere bizzat katılmış bir aile ferdi olarak, sanatsal bir müdahale ve yapıtlaşma süreci kapsamında seçtiği ve yeniden derlediği sekanslardan oluşuyor.  Buradan yola çıkarak yerleştirme, performatif bir toplumsal ritüel olarak düğün ve bu performatif ritüelin zaman içinde değişen video kayıt yöntemleriyle belgelenişi üzerinden hem mahrem, hem tarihsel ve kamusal bir tanıklık deneyimi öneriyor.

Ev yapımı video kayıtlarının yirminci yüzyıl tarihinde önemli bir yeri var. 1930’lardan beri kisisel kullanımda olan 8mm filmin 1960’li yıllarda Super 8 formatında yaygınlaşması, ardından 1970’lerin sonunda VHS ve Betacam modellerine uzanan teknolojik bir yelpazede aile hayatının, özel hayatların ve bireysel deneyimlerin artarak büyüyen bir ölçekte belgelendiği, gündelik hayatın görsel arşivinin böylesi bir ölçekte ilk defa oluşturulduğu ve saklandığı yirminci yüzyıl. Bu sergi ozelinde ise yaklaşık 30 yıllık bir mesafeden baktığımızda değişen video tekniklerinin görüntü dokusu ve renk skalası üzerinden teknoloji ile estetik arasında bir ilişkiye işaret etmek, belli görüntü teknolojilerinin belli tarihsel dönemlerle, toplumsal hafıza ve kolektif duygulanım (affect) ile özdeşleştiğini gözlemlemek mümkün: 80’li yıllarda çekilen videolardaki kırmızı tonların yoğunluğu, sert kontrastlarla açık renklerin beyaz patlaması veya bugünkü yaygın terminoloji ile bizlere “düşük çözünürlüklü” olarak görünen, aslında analog görüntünün taneli dokusunun 1990’ların başına denk gelen estetiği gibi.

Mustafa, kendi ailesinin 30 yıllık düğün videoları arşivini bir yapıta dönüştürürken hem kendi hafızasından hem tüm video kayıtlardan beslenerek oluşturduğu bir dizi sanatsal jest ortaya koydu. Bir yandan düğün ritüelinin değişmeyen koreografisini belirleyip her bir tören unsurunu (nikah, dans, hediye toplama, vs) kayıtların içinden izole edilmiş kesitler haline getirirerek en performatif anlarına indirgedi, ardından da bu yoğunlaşmış anları 15 ekran düzeneğine yayarak bizlere yeni bir kompozisyon, adeta bir canlandırma sunuyor. Diğer yandan aralarında kendisinin de bulunduğu, her düğünde varlık gösteren, 30 yıl boyunca hayatının akışından anlara tanık olduğumuz belli başlı kişiler etrafında şekillenen kesitler aldı.  Bunların arasında izleyici için tanınması en kolay kişi belki de sanatçının kendisi: bugünkünden daha genç yaşlarda, hatta çocuk yaşlarında karşımıza çıkan bir Mustafa Boğa kamerayla, kamera üzerinden kendisiyle, kaçamak göz göze gelişler üzerinden bakıyor bize.

Ancak bu yeni düzenleme bizlere bir ailenin video kayıtları üzerinden toplumsal ve çok daha evrensel bir gerçeğe dokunmanın yollarını da açıyor. Başlıktaki gibi, “yıllar yılı” kişisel ve toplumsal olanın kesişiminde tüm beklentileri, arzuları ve fantezileri kanalize eden bir tören olarak düğün ve evlilik ideali ile karşı karşıyayız, eş zamanlı olarak, ilerleyen zamanın ardında kalan, artık imgelere bakıyoruz ve baktıkça düğün törenlerinin içinden doğumlar, ölümler, boşanmalar, büyümek ve yaşlanmak geçiyor. Buradan toplumsal yeniden üretimin zamansal ölçeğine varıyoruz bir yandan, bir yandan da tıpkı analogdan dijitale aktarılırken veri kaybına uğrayan, piksellenen görüntülerdeki gibi sürekli bir dağılma, kayıp ve tozlaşma halinde oluşumuzla, zamanın acımasız akışıyla karşı karşıyayız.

Bir arada karşılaştığımız video kayıtlarda görüntü dokusunun ve aktarım hatalarının ötesinde çekim tekniklerindeki farklar öne çıkıyor. En eski videolardaki hareketli, odağı tutturamayan görüntüler kamerayı tutan kişinin bedenini, hareketlerini görünür kılar ve görüntüyü törene adeta dahil olarak kaydeder ve aktarırıken zaman içinde yükselen görüntü çözünürlüğüne paralel olarak kendini görünmez kılan kamera ve çekim teknikleriyle karşılaşır hale geliyoruz. Amatör ve katılımcı bir çekimden profesyonel ve nesnel bir çekim tekniğine, ve gitgide kamera için hareket eden, törenin kendisinden çok kaydını hedefleyen bir performativiteye doğru ilerliyoruz. Bugün en çarpıcı örneği öz çekim kültüründe bulunan bir öz disiplinin doğuşuna da tanıklık ediyor bu görüntüler. Buradan baktığımizde, kişisel ve toplumsal bir tören olarak düğün, fantezi ile emir kipi arasında asılı görünüyor: giderek endüstriyelleşen ve sıkı sıkıya kodlanan bir eğlence ve etkinlik tüketim alanına dönüşürken, kendi kodlarına uyumlanmaya çağıran, bir araya gelen bedenlerin ve kutlamanın ötesinde, görüntü kaydının ve görünmenin önem kazandığı bir disiplin aracı olarak beliriyor. Bir adım ileriye giderek, eğlence ve emir kipi arasında gerili bu törenin paylaşılarak yayılan görüntü kayıtları üzerinden bugün çekirdek aile, heteroseksüellik ve biyolojik üreme gibi, değişime direnen ve halen birçok coğrafyada sorgulanmayan normların görüntü üzerinden hakimiyet kurduğu normatif bir yaşama işaret ettiği söylenebilir.

Söz konusu video arşivinden sanatçının yaptığı seçkiyi kısmen görmüş olarak, ve sergi planı üzerinden bu yazıyı yazarken, Mustafa’nın daha iyi bildiğim bir işiyle bu video yerleştirmeyi birlikte okuma isteği doğuyor. Yine törensel bir nesne olan çiçek çelenkleri ve onlara eşlik eden sözcükleri ele geçiren, mekan ve nesne arasında son derece muzip bir ilişki kuran “Adorned Dialogues” serisinde olduğu gibi, burada da kamusal olan ile özel olanın kesiştiği, birbirinden ayrışamaz olduğu anların peşinde sanatçı. Toplumsal oyun ve ritüeller etrafında şekillenen kimlik tanımlarını kovalıyor gibi görünse de aslında bir kolaj mantığını işleyerek imgeyi ve nesneyi yerinden edişi, akışı keserek ve yeniden montajlayarak en kitsch görüntüden, mecranın kendisini görünür kılan renk ve doku soyutlamalarına geçebilen bir kıvraklıkla, kimlik sorusunun kendisini hantal bırakan kuir ihtimallere doğru uzanabiliyor.

Yazı: Aslı Seven

MUSTAFA BOĞA HAKKINDA

Çalışmalarına Adana ve Londra’da devam etmekte olan sanatçı, 2000 yılında Harran Üniversitesi Radyo-TV Yayımcılığı bölümünü bitirdi. Ardından 2009 yılında İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümünü bitirip Londra Greenwich Universitesi’nde Sinematografi ve Post-Prodüksiyon üzerine ilk yüksek lisansını yaptı. Yaklaşık 5 yıl film prodüksiyon şirketlerinde çalıştıktan sonra 2014-2016 yılları arasında Central Saint Martins okulunun güzel sanatlar bölümünde ikinci yüksek lisansını yaptı.

Mustafa Boğa eserlerinde sıklıkla yetiştiği topraklara ait tema ve ritüelleri konu ediniyor: Aile üyelerinin, üzerinden oynanmış fotoğrafları, düğün ve cenazelerde karşımıza çıkan çelenkler, alışılmışın dışında motiflerle işlenmiş yorganlar, serbest nakış yöntemi ile ortaya çıkmış imgeler sanatçının Türkiye’nin güneyinde geçen çocukluğuna dair ipuçları veriyor. Konularını hem duygusal hem de kültürel olarak hikayeselleştiren sanatçı, çalışmalarında içinde bulunduğumuz sistemlerin bizi bir yerden alıp başka bir yere itme gücüne odaklanıyor.